Yurtdışında yaşarken yaşlanan anne babanız için her telefon çaldığında içiniz sıkışıyorsa yalnız değilsiniz. Bu suçluluk, daha çok aramakla geçmez. Bu yazıda bu yükün nereden geldiğini ve onunla nasıl yaşanabileceğini anlatıyorum.
Neden her telefon çaldığında kötü haber bekliyorum?
Uzakta yaşayan kişi, ailesinden gelen çağrıyı zamanla haber taşıyıcısı olarak kodlar. Günlük temas seyrekleştiği için arama çoğunlukla bir sebeple gelir ve sebeplerin bir kısmı kötüdür. Beden bunu öğrenir. Bir süre sonra telefon açılmadan önce kalp hızlanır, çünkü sinir sistemi ihtimali değil, ihtimalin hazırlığını taşımaktadır.
Bu tepki genellikle utandırıcı bulunur. "Annem arıyor diye neden geriliyorum, bu ne biçim evlat" düşüncesi işin üstüne binen ikinci yüktür.
Oysa burada olan şey sevgisizlik değil, tam tersidir. Beden, kaybetmeye değer bulduğu bir şeyi koruma hâlindedir. Uzaklık bu korumayı eyleme çeviremediği için koruma yerinde kalır ve gerginlik olarak birikir.
Bunun bir de pratik yanı var. Uzaktaki kişi genellikle kötü haberi geç öğrenir. Aile, "boşuna üzülmesin, elinden bir şey gelmez" diyerek haberleri süzer. Bu iyi niyetli süzme, uzaktaki kişide şu inancı pekiştirir: bana söylenmeyen şeyler var. Bir dahaki aramada beklenti daha da yükselir.
Zamanla bir kaçınma da gelişir. Kişi telefonu hemen açmaz, birkaç dakika bekler, kendini hazırlar. Ya da tersine, cevapsız çağrı gördüğünde paniğe kapılır ve arka arkaya arar. İki davranış da aynı yerden gelir: haberin ne olduğunu bilmeden geçen sürenin dayanılmazlığı. Bu sürekli tetikte olma hâlinin uykuyu nasıl etkileyebildiği yurtdışında uyuyamamak üzerine yazıda anlatıldı.
Suçluluk burada neyin işareti?
Suçluluk, çözülmesi gereken bir arıza değil, kişinin kendi içindeki bir çatışmayı gösteren işarettir. Uzakta yaşayan kişi iki doğru arasında kalmıştır: kendi hayatını kurmak ve ailesinin yanında olmak. İkisi de meşrudur ve aynı anda tam olarak yerine getirilemez. Suçluluk bu imkânsızlığın duygusal karşılığıdır, bir hatanın kanıtı değildir.
Bu ayrımı yapmak önemlidir çünkü suçluluğu arıza sayan kişi onu bastırmaya ya da telafi etmeye çalışır. İkisi de işe yaramaz.
Suçluluğu bastırmak, duyguyu görünmez yapar ama kaldırmaz. Görünmez olan şey başka yerlerden çıkar: uykusuzluk, ailesiyle konuşurken beliren sabırsızlık, eşiyle yaşanan sebepsiz tartışmalar. Uzaktaki ebeveyn hakkındaki suçluluk sık sık evin içinde öfke olarak boşalır.
Telafi etmek ise suçluluğu bir borç gibi ele almaktır. Daha sık aramak, daha çok para göndermek, daha çok ziyaret. Bunlar yapılabilir ve çoğu zaman da yapılmalıdır. Ama borç mantığıyla yapıldığında suçluluk azalmaz, çünkü borcun kapandığı bir nokta yoktur. Yapılan her şey, yapılabilecek olanın yanında küçük kalır.
Burada net görüşüm şudur: suçluluğu azaltmaya çalışmak, çoğu vakada suçluluğu artırır. Azaltılması gereken şey suçluluk değil, kişinin kendinden beklediği imkânsız standarttır.
O standardın nereden geldiği ayrı bir konudur ve çoğu zaman aileden önce gelir. "İyi evlat yanında olandır" cümlesi hiç söylenmemiş olabilir; kişi onu evin işleyişinden öğrenmiştir. Kendi ebeveyni kendi ebeveyninin yanında kalmışsa, o örnek sessiz bir ölçüt hâline gelir ve karşılanmadığında hesap sorar.
Hiçbir şey istemeyen ebeveyn neden daha çok zorluyor?
Talep etmeyen ebeveyn suçluluğu azaltmaz, artırır. Açık bir istek geldiğinde o istek karşılanabilir ya da reddedilebilir; ikisi de kişiye bir konum verir. İstek hiç gelmediğinde karşılanacak bir şey yoktur ve suçluluk hedefsiz kalır. Hedefsiz suçluluk kapanmaz, çünkü kapanması için yerine getirilecek somut bir şey bulunmaz.
Bunu en açık anlatan, temsili bir cümle şöyle olabilir: "Annem benden hiçbir şey istemiyor. Asıl o yüzden dayanamıyorum."
Bu cümle ilk duyulduğunda ters gelir. Talep eden ebeveynin daha yorucu olması beklenir. Pratikte tersi olur. Sürekli bir şey isteyen ebeveyn karşısında kişi zaman zaman öfkelenir, sınır koyar, hayır der. Öfke ve sınır koyma rahatsız edicidir ama kişiyi ayrı bir insan olarak var eder. Hiçbir şey istemeyen ebeveyn karşısında öfkelenecek bir yer yoktur. Geriye yalnızca kişinin kendine sorduğu soru kalır: yeterince yapıyor muyum.
Bu sorunun cevabı da yoktur, çünkü ölçütü koyan kimse yoktur. Ebeveyn "yeter" demediği için kişi kendi kendine "yetmedi" der ve bunu her gün yeniden söyler.
Talep etmeyen ebeveynin sessizliği çoğu zaman iyi niyetlidir. Çocuğunu yormak istemez, hayatını bölmek istemez, "bana bakma sen kendi işine bak" der. Ama bu cümle kişiyi rahatlatmaz. Çünkü bakılmasına izin verilmeyen bir ebeveyne bakma isteği ortadan kalkmaz, sadece yapılacak bir yer bulamaz.
Suçluluğun altında genellikle ne duruyor?
Suçluluk çoğu vakada asıl duygu değildir, iki şeyin üstünü örter. Birincisi yastır: hâlâ yaşayan bir ebeveyn için tutulan ve kendine izin verilmeyen bir yas. İkincisi çaresizliktir. Suçluluk bu ikisinden de katlanılabilir olduğu için öne geçer ve kişi asıl duyguyla karşılaşmadan yıllarca onunla yaşar.
Yas kısmı şöyle işler. Uzakta yaşayan kişi, ebeveyninin yaşlanmasını bölümler hâlinde görür. Aradaki zamanı doldurmaz, doldurulamaz. Her görüşmede bir önceki hâliyle arasındaki fark birden görünür ve kişi o farkı tek seferde karşılar. Kayıp yaşanmaktadır ama ortada bir ölüm yoktur, dolayısıyla yas tutmaya izin veren hiçbir toplumsal biçim yoktur. İzin verilmeyen yas, izin verilen bir duyguya dönüşür. O duygu suçluluktur.
İkinci kısım daha az fark edilir. Suçluluk, bir kontrol yanılsamasını ayakta tutar. "Ben yapabilirdim" demek, "elimde değildi" demekten daha katlanılabilirdir. Birincisinde kişi hatalıdır ama güçlüdür; ikincisinde hatasızdır ama çaresizdir. İnsanlar çoğu zaman suçlu olmayı çaresiz olmaya tercih eder ve bunu bilinçli olarak seçmez.
Bu yüzden suçluluğu doğrudan hafifletmeye çalışmak direnç görür. Kişiye "elinden geleni yapıyorsun" denildiğinde rahatlamaz, hatta bazen sinirlenir. Çünkü o cümle suçluluğu almakla kalmaz, altındaki çaresizliği de açığa çıkarır ve kişi buna hazır değildir.
Çalışmanın sırası bu yüzden önemlidir. Önce yasa yer açılır. Yas konuşulabilir hâle geldiğinde suçluluk kendiliğinden incelir, çünkü taşıdığı işi bırakmıştır. Çaresizlik kısmı en sona kalır ve ancak zemin kurulduktan sonra taşınabilir.
Daha sık aramak neden yetmiyor?
Arama sıklığı, uzaklığın yarattığı boşluğu kapatmaz çünkü boşluk temas eksikliğinden değil, yanında olamamaktan doğar. Günde iki kez konuşan biri de hastane koridorunda bekleyemez, ilacı eline veremez, gece yanında kalamaz. Sıklığı artırmak bu farkı kapatmadığı için rahatlama kısa sürer ve yerini yeni bir yetersizlik hissine bırakır.
Bu söylendiğinde pek çok kişi önce itiraz eder. "Ben aramayı bırakırsam daha da kötü hissederim" derler ve haklıdırlar.
Önerdiğim şey aramayı azaltmak değil, aramanın işini değiştirmektir. Kontrol amaçlı arama ile temas amaçlı arama farklı şeylerdir. Birincisi "bir şey oldu mu" diye sorar ve cevap "hayır" olsa bile rahatlatmaz, çünkü soru yarın yeniden sorulacaktır. İkincisi ise sohbet eder, gündelik olanı paylaşır ve kapandığında geride bir yakınlık bırakır.
Pratikte şunu deniyoruz: haftanın belirli bir günü, sağlık durumu dışında hiçbir şey konuşulmayan bir görüşme. Havadan sudan. İlk denemelerde çoğu kişi bunu zorlayıcı bulur, çünkü kontrol etmeden konuşmaya alışkın değildir. Birkaç hafta sonra fark edilen şey şudur: asıl özlenen buydu.
Ebeveyn tarafında da benzer bir şey olur. Yaşlı bir anne ya da baba, her aramada sağlığının sorulmasından yorulur. Sürekli hasta muamelesi görmek, kendini hasta hissettirir. Konuşmanın konusu değiştiğinde çoğu zaman ilk rahatlayan onlar olur.
Uzaktan bakım verme diye bir şey var mı?
Vardır ve çoğu zaman görülmez. Uzaktaki kişi randevu ayarlar, sonuçları okur, kardeşler arasında koordinasyon kurar, masrafı üstlenir, telefonla saatlerce dinler. Bunların hepsi bakım vermenin parçasıdır. Görünmemesinin sebebi, bakımın fiziksel varlıkla eşleştirilmesidir; hem aile hem de kişinin kendisi bu eşleştirmeyi yapar.
Bu görünmezlik iki yönlü zarar verir. Uzaktaki kişi yaptığını saymadığı için sürekli yetersiz hisseder. Yakındaki kardeş ise yapılanları görmediği için haksızlığa uğradığını düşünür.
Görüşmelerde işe yarayan bir adım, uzaktan yürütülen işlerin tek tek yazılmasıdır. Liste çıktığında çoğu kişi şaşırır. Yapılanın az olmadığı, sadece görünmediği ortaya çıkar.
Bunun bir sınırı da var ve onu da söylemek gerekir: uzaktan yürütülen bakım, yakındaki kişinin taşıdığı gündelik yükün yerini tutmaz. İki yük farklıdır, biri diğerinin karşılığı değildir. Bunu kabul etmek, aradaki gerilimi çözmenin başlangıcıdır.
Bir de duygusal bakım vardır ve en çok küçümsenen budur. Uzaktaki kişi çoğu zaman ailenin dinleyicisidir. Yakında olanlar gündelik işlerle meşgulken, uzaktaki kişiyle yapılan telefon görüşmesi ebeveynin uzun uzun konuşabildiği tek yer olabilir. Bu bakımın karşılığı hiçbir listede görünmez ama etkisi gerçektir.
Kardeşler arasındaki dengesizlik nasıl çalışılır?
Uzaktaki kardeş ile yakındaki kardeş arasındaki gerilim, çoğunlukla emeğin karşılaştırılmasından değil, karşılaştırmanın hiç konuşulmamasından doğar. İki taraf da kendi yükünü taşır, diğerininkini tam görmez ve ikisi de sessizce haksızlığa uğradığını düşünür. Konuşulmayan bu hesap, yıllar içinde ilişkiyi aşındırır.
Bu konu açıldığında ortaya çıkan cümleler genellikle eskidir. "O gitti, ben kaldım." "Ben para gönderiyorum, o hiçbir şey yapmıyor." "Kolay tabii, uzaktan konuşmak kolay."
Bu cümlelerin altında çoğu zaman aile içindeki eski roller durur. Kim sorumlu çocuktu, kim serbest bırakıldı, kimden ne beklendi. Göç bu rolleri kaldırmaz, uzaklaştırıp dondurur.
Bir başka katman da ebeveynin kendisidir. Bazı ailelerde ebeveyn, uzaktaki çocuğu över ve yakındakini yeterince görmez. Bazılarında tam tersi olur. Bu tutum kardeşler arasındaki hesabı doğrudan besler ve çoğu zaman konuşulamaz, çünkü ebeveyni eleştirmek ayrı bir suçluluk üretir.
Çalışmada hedef kardeşi haklı ya da haksız çıkarmak değildir. Hedef, uzaktaki kişinin kendi payını gerçekçi biçimde görebilmesidir. Bu görüldüğünde suçluluğun bir kısmı çözülür, çünkü suçluluğun bir kısmı aslında kardeşin sesiyle konuşan bir iç eleştirmendir.
Ziyaretler neden bu kadar yorucu geçiyor?
Yılda bir ya da iki kez yapılan ziyaretler, biriken her şeyin sığdırılmaya çalışıldığı kısa bir zamana dönüşür. Uzaktaki kişi hem yakınlık kurmak, hem eksikleri telafi etmek, hem de kalan zamanın kıymetini bilmek zorunda hisseder. Bu üç beklenti aynı anda taşınamaz ve ziyaret çoğu zaman gerilimle biter.
Ziyaret öncesinde beklenti yüksektir. Ziyaret sırasında gündelik hayatın sıradanlığı devreye girer: tartışmalar, alışkanlıklar, eski meseleler.
Uzaktaki kişi bunu ikinci bir suçlulukla yaşar. "İki hafta için geldim, bir de kavga ettik" cümlesi sık duyulur. Oysa iki hafta boyunca sürekli yakınlık beklemek gerçekçi değildir; hiçbir aile böyle yaşamaz.
Bir diğer zorluk, ziyaretin dinlenme zamanı olmamasıdır. İzin günleri aile ziyaretine gider, kişi kendi hayatına yorgun döner. Yıllarca tatil yapmadan yaşayan insanlar vardır ve bu yorgunluk zamanla öfkeye dönüşebilir.
Burada önerdiğim şey ziyareti kısaltmak değil, ziyaretten beklentiyi düşürmektir. Telafi beklentisiyle gidilen ziyaret başarısız olmaya mahkûmdur, çünkü telafi edilecek şey zaman değil, mesafenin kendisidir.
Ebeveynin sağlığı kötüleşirse ne olur?
Sağlık durumu ağırlaştığında uzaktaki kişide iki tepki birden ortaya çıkar: hemen gitme isteği ve gidememenin yarattığı çaresizlik. Bu dönemde alınacak kararların çoğu duygusal baskı altında alınır ve sonradan pişmanlık üretir. Önceden konuşulmuş bir çerçeve, kriz anında karar vermeyi kolaylaştırır.
Bu yüzden kriz gelmeden konuşmayı öneriyorum. Hangi durumda gelinecek, ne kadar kalınacak, masraf nasıl paylaşılacak, kim neyi üstlenecek.
Bu konuşma zor olduğu için çoğu aile erteler. Ertelenmesinin sebebi genellikle şudur: konuşmak, ebeveynin yaşlandığını ve bir gün olmayacağını kabul etmek demektir. Kabul edilmeyen şey planlanamaz.
Terapide bu konuşmanın provası yapılabilir. Kimin neyi söyleyeceği, hangi cümlenin nasıl karşılanacağı önceden çalışılır. Prova, konuşmayı kolaylaştırmaz ama mümkün kılar.
Bir de yetişememe korkusu vardır ve ayrıca ele alınması gerekir. Uzakta yaşayan birçok kişi, ebeveyninin son anında yanında olamama ihtimalini yıllarca taşır. Bu korku konuşulmadığında her uçuş, her telefon, her haber onun etrafında döner. Konuşulduğunda ortadan kalkmaz ama taşınabilir hâle gelir. Kaybın ardından yasın neden bazen takılı kalabildiği komplike yas yazısında ele alındı.
Bu yükle terapide ne çalışılıyor?
Çalışma üç katmanda ilerler. Birincisi bugünkü düzenlemelerdir: arama biçimi, kardeşlerle iş paylaşımı, kriz planı. İkincisi suçluluğun kaynağıdır; kişinin kendinden beklediği standart ve bu standardın nereden geldiği ele alınır. Üçüncüsü ise ebeveynle olan ilişkinin kendisidir, çünkü suçluluğun şiddeti çoğu zaman o ilişkinin geçmişiyle orantılıdır.
Üçüncü katman en çok atlanan yerdir ve en belirleyici olandır. Ebeveyniyle rahat bir ilişkisi olan kişi de uzakta olmaktan üzüntü duyar, ama o üzüntü taşınabilir. Suçluluğun taşınamaz hâle geldiği vakalarda genellikle çözülmemiş bir şey vardır: karşılanmamış bir beklenti, söylenmemiş bir kırgınlık, ya da tam tersine, hiç ayrılamamış bir bağ.
Bu son durumu ayrıca anmak istiyorum. Bazı kişiler için göç, ailesinden ayrışabilmenin tek yolu olmuştur. Fiziksel mesafe, kurulamayan duygusal sınırın yerine geçmiştir. Böyle bir durumda suçluluk çok daha ağırdır, çünkü kişi yalnızca uzakta olduğu için değil, uzakta olmayı bir bakıma istediği için de kendini suçlar.
Bunu konuşabilmek genellikle sürecin dönüm noktası olur. İstemekle terk etmek aynı şey değildir ve bunu söyleyebilmek için güvenli bir yer gerekir.
Nesne ilişkileri çerçevesi burada işe yarar. Kişinin içinde taşıdığı ebeveyn temsili, gerçek ebeveynden farklı olabilir. Telefonda konuşulan anne ile kafanın içinde hesap soran anne aynı kişi değildir. Bu ayrım görüldüğünde suçluluğun bir kısmının bugünkü ilişkiyle değil, çok daha eski bir temsil ile ilgili olduğu anlaşılır.
Bu tabloyu yalnızca göçün yarattığı bir sorun olarak okumak ve çalışmayı uzaklığın pratik sonuçları üzerine kurmak yaygındır: arama düzeni, ziyaret planı, kardeşlerle iş bölümü. Ama aynı düzenlemeleri yapan iki kişiden biri rahatlarken diğeri hiç rahatlamayabilir; bu, ölçünün yanlış olduğunu gösterir. Bu yüzden ilk bakılması gereken yer göç öncesidir. Uzaklık suçluluğu yaratmaz, var olan bir hesaplaşmayı görünür kılar ve ona bir açıklama sunar. Açıklama hazır olduğu için kimse daha derine bakmaz; herkes "uzakta olduğum için" der ve orada durur.
Sıralama burada da kişiye göre kurulur. Kimi danışanla önce somut düzenlemelerde kalmak gerekir; derine erken inmek onları savunmaya geçirir. Kimiyle ise düzenleme konuşmaları yüzeysel kalır, çünkü mesele arama sıklığı değildir ve kişi bunu zaten bilir.
Ne zaman destek almak gerekir?
Suçluluk günlük yaşamı belirgin biçimde etkiliyorsa, uykuyu bozuyorsa, aileyle yapılan görüşmeler sürekli gerilimle bitiyorsa ya da kişi kendini sürekli yetersiz hissediyorsa değerlendirme önerilir. Ebeveynin sağlığında ciddi bir değişiklik olduğu dönemler de destek almak için uygun zamanlardır, çünkü o dönemde alınan kararlar uzun süre taşınır.
Yas sürecine girilmişse durum ayrıdır. Kaybın ardından uzakta olmanın yarattığı suçluluk, olağan yas tepkilerinin üstüne biner ve süreci uzatabilir. Böyle bir durumda beklemeden destek almak yerinde olur.
Görüşmeler online yürütülür ve Türkiye saatine göre planlanır. Bulunduğunuz ülkenin saatiyle uyumlu aralıklar birlikte belirlenir. Klinik psikolog olarak çalışma yaklaşımım ve mesleki geçmişim ayrı bir sayfada yer alıyor.
Bilgilendirme notu: Bu sitede yer alan içerikler yalnızca bilgilendirme amacı taşımaktadır. Yazılarda kullanılan bazı kişi, olay ve vaka örnekleri eğitim ve açıklama amacıyla kurgulanmış veya birden fazla gerçek deneyimin anonimleştirilmiş ve değiştirilmiş birleşimlerinden oluşturulmuştur. Herhangi bir kişiyle veya olayla birebir benzerlik tesadüfidir. İçerikler psikolojik değerlendirme, tanı veya tedavi yerine geçmez.
Bu yazıda yer alan vaka örneği, konunun daha anlaşılır şekilde açıklanabilmesi amacıyla oluşturulmuş kurgusal bir senaryodur.
Profesyonel destek almak ister misiniz?
Randevu talebi veya merak ettikleriniz için benimle iletişime geçebilirsiniz.
